Türk Çini Sanatı


data-ad-client="ca-pub-8447255288543551"
data-ad-slot="3941138620"
data-ad-format="auto">

çinicilik

Çini (ve Çinicilik), bir çeşit beyaz topraktan yapılan ve üstüne sır çekilerek fırında pişirilen ve fakat şeffaf (saydam) olmayan toprak işleri ve bu işi yapanların mesleğidir. Du­var kaplaması olarak, mimari süslemede kullanıldığı gibi, seramik çiniciliği sayılan tabak, kâse, kupa, kandil, vazo gibi eşya yapımında da kullanılır. Bu sanatın Çin’den veya Çinlilerden alındığı yaygın bir kanaat olduğu için, çini dilimizde yerleş­miştir. Eskiden çini işlerine Türkiye’de kaşi; porselen ve seramik işlerine de fagfûri deni­lirdi. Çin fağfûri(porselen)leri, çok değerli ve kaliteli olurdu. Bizde de o seviyeye va­ran başarılı bir sanat haline gelmiş ve çini kelimesi dilimize yerleşmiş, zamanla kaşi ve fağfûri kelimeleri unutulmuştur.

Çini yapımı için balçık ve kaolin(arı kil) su ile karıştırılarak, özel bir çamur hazırlanır. Daha sonra eleklerle süzülen çamur havuzlarda bekletilir. Koyulaştıktan sonra çini yapımı için kullanılır. Günümüzde makinalar ile yapım yaygınlaşmıştır. Ancak gelenekli bir sanat olarak çarklarda yapılan çini işleri, bugün bile önemini kaybetme­miştir. Şekil verilen çiniler, önce güneşte kurutulur, daha sonra 850-900 C° fırında pişirilir. Bu şekilde taşlaşır, fakat yine de suyu emebilir. Onun için üzerine sır çeki­lerek, cam gibi bir tabaka oluşturulur ve su geçirmez hale getirilir. Sırlama, üzerine renkli boyalarla çeşitli şekil ve motifler çi­zildikten sonra da yapılabilir.

İlk çini örnekleri Mezopotamya’da bulun­muştur. Mısır’da III. bin yıllarının ilk ya­rısında, Kuzey Avrupa’da MÖ. bin yılla­rında görülmüştür. Kendi gelişmesi içinde büyük başarı gösteren İslam Çini Sanatı, antik dünya ile Avrupa Ortaçağı arasında önemli bir geçişin de köprüsü olmuştur. İs­lam Sanatında mimari bir süsleme unsuru olarak çini, Uygur, Gazne, Karahanlı, Sel­çuklu ve özellikle Osmanlı gibi Türk dö­nemlerinde ortaya çıkmıştır. Türk Çini Sa­natı, gelişmesinin zirvesine ulaşarak, dünya çapında hayranlık uyandıran üstün bir teknik ve estetik seviye kazanmıştır.

Türk Çini Sanatı: Türklerde çini sanatının ilk uygulamaları hakkında yeterince bilgiye sahip değiliz. Türk çinilerinin ilk gelişmiş ör­neklerini ancak Selçuklular döneminde gö­rebiliyoruz. XIII. yüzyılda mimaride uygulanan çini dekorasyon, önemli bir ge­lişme göstermiştir. Sırlı pişmiş toprak, her türlü dekorasyon malzemesi olarak, geniş bir uygulama sahası bulmuştur. Konya Karatay Medresesi, Tokat Gök Medrese, Beyşehir Gölü kıyısında bulunan Kubadabad ve Kayse­ri yakınındaki Kutadiye Sarayları ile Konya Alaeddin Köşkü gibi Selçuklu eserlerinin kalın­tılarında görülen örnekler, XIII. yüzyıldaki bu sanat geleneği hakkında zengin fikirler veren belgelerdir. Stilize yazı ve geometrik desenler kullanılan ve özellikle hayvan mo­tifleri ilgi çeken bu çinilerde, genellikle be­yaz, lacivert ve firûze renkler hakimdir. Selçuklu mimarisinde çini mozaik de kul­lanılmıştır. En çok medreselerin dekoras­yonunda kullanılan çini mozaik, XV. yüzyıla kadar devam etmiştir. Büyük satıh­ların süslenmesine doğru ilk adımların atıl­dığını gösteren çini uygulamaları da, yavaş yavaş kendini göstermiştir. Sivas Keykavus Şifaiyesi, Konya Alaeddin Camisi, Konya Sırçalı Medrese, Eski Malatya Ulu camii ve Konya Sahip Ata Medresesi büyük satıhların süslendiğini gösteren örneklerdir. Bu arada geometrik desenli sırlı tuğlalar, yaygın şekilde minarelerde kullanılmıştır. Osmanlı döneminde çini sanatı, Türk sanat gücünün en başarılı olduğu sahalardan biri olmuştur. XVI. yüzyıl başından kalan örnekler yok dene­cek kadar azdır. Ancak yüzyılın ikinci ya­rısında İznik, çinicilikte büyük varlık gös­termiştir. Böylece XIV. yüzyıldan beri faa­liyeti bilinen İznik, XVII. yüzyıla kadar dünya çapında ün yapan bir çini üretim merkezi durumuna yükselmiştir. Bugün dünyanın çeşitli müzelerinde bol örneği bu­lunan İznik çinileri, Türk Çini Sanatının bir daha ulaşamayacağı olağanüstü bir tek­nik ve estetik seviyeyi belgeleyen harikalar­dır. Bu dönem çini dekorasyonu renk çeşit­liliği bakımından da zenginlik gösterir, özellikle domates kırmızısı diye bilinen ve sır altında diğer renklere göre daha kabarık duran kırmızı renk, bu dönemin önemli bir yaratıcılığı sayılır. Desen bakımından ise büyük gelişmeler, yine bu sırada ortaya çıkmıştır. Stilize çiçek motifleri ile nefis de­senlerin yaratıldığı bu dönemde, çini, artık büyük duvarları süsleyen panolar halinde ele alınan bir dekorasyon malzemesi ol­muştur. Süleymaniye Külliyesi’ndeki caminin mihrap duvarı, Kanuni ve Hürrem Sultan türbelerinde karşımıza çıkan çini dekorları, bu gelişmelerin habercileri olmuştur. Kub­beye kadar tamamen çini ile kaplanan Rüstem Paşa Camii (1561) ise, bütün bu yaratıcı­lıkları kendinde toplayan, eşsiz bir örnek­tir. Çini sanatının daha üstün bir estetik se­viyeye doğru geliştiğini İstanbul’un Takkeli Camisi, Sokullu Mehmet Paşa ve Eski Valide gibi camilerinde görmek mümkündür. Sivil ya­pılarda da çini süsleme bolca kullanılmış­tır. Topkapı Sarayı Altınyol adı ile bilinen kori­dordaki panolar ve III. Ahmet'in yatak odası girişindeki panolar, bu dönemin ilgi çeken örnekleridir.

Türk Çini Sanatı XVII. yüzyılda da devam etmiş ve zengin motifleri ile çini dekoras­yon önemini sürdürmüştür. Çini kaplama­ları ile ünlü İstanbul Sultanahmet Camisi, Üs­küdar Çinili Cami, Yeni cami Hünkar Köşkü, Topkapı Sarayı'nda bulunan Bağdat ve Revan Köşkleri ile Sünnet Odası'na ait kaplamalar, çi­ni sanatımızın geç klasik üslubunun gücünü ya­şatan örneklerdir.

İznik çiniciliğinin XVII. yüzyıl sonlarında duraklaması, büyük bir darbe olmuştur. Bu darbe Anadolu’daki Celali isyanlarının bir neticesidir. Daha önce 300 civarında olan İznik'teki çini atölyelerinin, 9’a düştüğünü kaydeden Evliya Çelebi, bu husustaki vahametin anlaşılmasını güzel ifade etmiştir. İznik'te çiniciliğin duraklaması üzerine, XIV. yüzyıldan beri faaliyet gösterdiği bilinen Kütahya’daki çini atölyeleri ön plana çıkmıştır. İznik çiniciliğinin kalitesine ulaş­mamakla beraber Kütahya, çinicilik merkezi olarak yaşamaya devam etmiştir. Seramik çiniciliği bakımından Osmanlı dö­nemi çok büyük bir yaratıcılık göstermiştir. Çömlekçilikte güçlü bir teknik ve eşsiz bir estetik ilgi çekmiştir. İlk kaba ürünler olan XV. yüzyıl İznik işi eşyalarda mavi-beyaz renkli geometrik desenler kullanılmıştır. XV. yüzyılda yapılan İznik işi tabak, ib­rik, kandil gibi eşyalarda daha iyi bir tek­nik gözlenmiştir. Daha sonra süsleme bakımından çok zenginleşen örneklerde lale ve karanfil gibi çiçek motifleri yanında as­ma, servi, hayvan motifleri ve yazı uygu­lanmıştır. Türk icadı domates kırmızısı yanında mavi, mor, beyaz ve yeşil renkli motiflerle süslü üstün bir sır tabakası altın­da tabak, kase, ibrik, kupa ve kandiller ya­pılmıştır. Güçlü bir seramik resmi olarak stilize çiçek motifleri işlenmiştir. Türk Çini Sanatının en zengin ve verimli örnekleri, İznik ve Kütahya atölyelerinde üretilmiş ve çinide olduğu gibi, kullanma eşyaları ola­rak seramik sanatı, altın çağını yaşamıştır. XVIII. yüzyılda Damat İbrahim Paşa tara­fından İstanbul Eyüp’te Tekfur Sarayı’nda kurulan atölyelerde, çinicilik faaliyeti baş­lamıştır. İznik çinicilik geleneğini yaşatmak ve diriltmek gayesi ile kurulan bu atölyeler, hiç bir zaman İznik üslûbuna ulaşamamış­tır. XVIII. yüzyıl ortalarından XX. yüzyıl ortalarına kadar faaliyet gösteren Çanak­kale Seramikleri, Türk Çini Sanatının ya­şatma gayretinde bulunan son örnekler olmuştur. Ancak bunlarda kalite yönünden düşüklük görülmüş, hatta Türk süsleme sa­natı geleneğine uymayan gariplikler ve bir takım acemice ürünler ortaya çıkmıştır. Günümüzde Kütahya çiniciliği nispeten Varlık göstermektedir. Türk çini ve seramik Sanatçıları da güzel ve başarılı örnekler ver­mektedirler. Ülkemizde çinicilik sahasında mevcut potansiyelin, yeterince değerlendi­rildiği söylenemez. Çini ve seramik mamullerimizin kalitesini yükseltmek için lüzumlu gayret gösterilir ve çalışmalar yapılırsa, Türk çini ve seramik sanatının dünya piya­salarında söz sahibi olacağı muhakkaktır.

kategori: 

Yeni yorum ekle

Zircon - This is a contributing Drupal Theme
Design by WeebPal.