Sultan Vahdettin Dönemi Osmanlı Devleti (1861-1926)


data-ad-client="ca-pub-8447255288543551"
data-ad-slot="3941138620"
data-ad-format="auto">

Vahdettin

Otuz altıncı ve son Osmanlı padişahı (1861-1926). Abdülmecid'in oğludur. V. Mehmet'in ölümü üzerine hükümdar oldu (1918). Son derece kibar, zeki ve bilgili bir liderdi. Çevresindekilere daima nezâketle davranırdı. Padişah olduğu zaman, Birinci Dünya Savaşı sona ermek üzereydi. Ül­keyi yönetmekte acze düşen Sadrazam Talat Paşa kabinesinin çekilmesini ve Ahmet İzzet Paşa'nın başbakanlığında yeni bir hükümetin kurulmasını sağladı. Ahmet İzzet Paşa, ateşkes antlaşması için girişimde bulundu. Bahriye Nazırı Rauf Bey'in (Orbay) başkanlığındaki bir kurul başka bir çıkış yolu gözükmediğinden Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzaladı.

Yıldırım orduları grubu komutanı Mustafa Kemal (Atatürk), Sadrazam ve Genelkurmay Başkanı İzzet Paşa 'ya, ateşkes antlaşmasının açık olmayan ya da farklı anlamlara gelebilecek maddeleri olduğunu, bunlar kesin olarak tanımlanmazsa İtilaf Devletleri'nin ülkeyi istedikleri gibi işgal edebileceklerini bildirdi. Fa­kat bu girişimi sonuç vermedi. Ayrıca Yıldırım orduları grubu da düşman devletlerin baskısıyla dağıtıldı. İtilaf Devletleri, ateşkes antlaşmasını diledikleri gibi yorumlamaya ve keyfi şekilde hareket etmeye başladılar. Donanmala­rı ve ordularıyla Boğazları işgal ettiler, İstanbul’da askerî bir yönetim kurdular. Ülke azınlıklarını Türklere karşı taşkınlık yapmalarına izin verdiler. V I Mehmet, bir yurtsever olarak Osmanlı ülkesinin parçalanışını acıyla izliyor, fakat sultanlığı tamamen simgesel hale getirildiği için elinden hiçbir şey gelmiyordu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin çeyrek yüzyıllık serüvenci politikaları nedeniyle O'nun makamı artık yalnızca bir "karar onaylayıcısına“ dönüşmüştü. Ülkeyi mahveden İttihatçıların son kalıntılarını da hükümetten kazı­mak üzere Sadrazam İzzet Paşa’yı, İttihat ve Terakki Partisi'nden olan bakanları hükümetten uzaklaştırmaya zorladı, İzzet Paşa, bu tutumu Anayasa'ya ay­kırı görerek İttihatçı arkadaşlarını korumak için istifa etti. Sultan bu istifayı hiç önemseme­di ye yerine Tevfik Paşa'yı sadrazamlığa getir­di. İstanbul'daki İtilaf Devletleri yetkililerinin dayatmaları doğrultusunda Mebuslar Mecli­si'ni dağıtmak zorunda kaldı. Ancak, kamu­oyuna seçimlerin barış sağlandıktan sonra ye­niden yapılacağını açıkladı. Sarayı baskı altın­da tutan işgal güçlerinin Vahideddin'in attığı en küçük bir olumlu adıma bile tahammülleri yoktu.  Emperyalistlerin bitmek tükenmek bil­mez istekleri nedeniyle sık sık sadrazam ve ba­kan değiştirmeye zorlandı. Tevfik Paşa’nın ye­rine de Damat Ferit Paşa'yı getirdi. Sarayı ta­mamen güçsüz ve savunmasız bir durumda yakalayan düşman güçler, Osmanlı Devleti'ne bağlı ülkelerden başka Türklerin aslî vatanı Anadolu'yu da paylaşmak üzere yaptıkları di­ğer gizli antlaşmaları açıklamaktan çekinme­diler. Küçücük bir toprak parçası haricinde tüm bir Osmanlı ülkesi boydan boya parsel­lenmiş ve paylaşılmıştı.

Her şeylerinin ellerinden alınmak istendiğini gören Osmanlı kamuoyu, koşulların ağırlığına ve kötülüğüne bakmadan işgale karşı koyma­ya başladı. Trakya'da ve Anadolu'nun çeşitli yerlerinde Müdafa-i Hukuk-u Millîye der­nekleri kuruldu. Ordu birlikleri de bu dernek­lere yardıma olmaktan çekinmedi. Sultan Va­hideddin, açıkça dile getirilmese de fiilen tutsak edilmiş ve bütün yetkileri elinden alın­mış bir lider olarak, va­tanın kurtuluşunu bü­tünüyle saray dışında gelişen bu halk örgütlenmelerine bağlamıştı. Düşman devletler büyük bir sezgi zafiyeti göstererek, başlangıçta bu halk örgütlenmele­rine hiç önem vermediler. İtalyanlar Antal­ya'yı, Yunanlar İzmit'i (15 Mayıs 1919), Fransızlar da Güney Anadolu'yu işgal ettiler. Bu olaylar, özellikle Yunan birliklerinin İzmir’e girişi, yurtta büyük bir üzüntü ve tepki yarattı, yer yer protesto toplantıları yapıldı. Damat Ferit Paşa kabinesi istifa etti. Ancak yeni kabine Sultanın isteği üzerine yine O'nun başkanlığında kuruldu. Buradaki amaç, yapılabilecek en iyi şeyi yap­mak ve işgal güçlerinin temsilcilerini bu tür ik­tidar bunalımlarıyla oyalayıp saray dışında gelişen halk hareketlerine zaman kazandır­maktı. İzmir'in işgalinden bir gün sonra 3.ordu müfettişliğine atanan Mustafa Kemâl Paşa, Osmanlı Devleti nin son padişahı VI. Mehmet Vahideddin ile Dolmabahçe Sarayı'nda, Türk tarihinin akışını değiş­tirecek bir görüşme gerçekleştirdi.

Vahideddin, Osmanlı Devleti'nin sonunun bu kez kesin olarak geldiğinin ve Batılı emperyalistlerin Anadolu'daki Türkleri tarih sahnesin­den bütünüyle silmek istediğinin farkındaydı. Ancak, namlularını saraya çevirmiş olan İngi­liz zırhlılarının gölgesinde artık elinden hiç bir şey gelmiyordu. O da yapabileceği en doğru adımı atarak, hayatta en güvendiği subayına başvurmuştu. Mustafa Kemal Paşa'yı gencecik bir subay olduğu günlerden bu yana tanıyor ve seviyordu. Daha henüz şehzade iken onun­la bazı yurtdışı gezilerine de çıkmış, Paşa bu gezilerde kendisine yaverlik ve askerî ateşelik yapmıştı.

17 Mart 1919 günü Sara/da geçen o tarihî ko­nuşmada, Sultan, sevgili yaveri Mustafa Ke­mâl'e önlerindeki sehpada duran bir tomar resmî belgeyi göstererek, "Paşa, Paşa!" diye seslendi, "Bugüne kadar bu vatan için yaptığın bütün hizmetler ve elde ettiğin bütün o üstün başarılar bil ki devletimizin arşivlerine geç­miştir. Ancak şimdiki görevin bunların hepsin­den çok daha çetin ve önemlidir. Devletimiz çöküyor Mustafa Kemâl Paşa... Bir an önce Anadolu'ya git ve kurtuluş için elinden ne ge­liyorsa yap!"

Bu kısa ve öz talimattan sonra da kalkıp kendi­sine sarıldı ve ayrılırken ona hatıra olarak bir köstekli saat armağan etti. Bu görüşme, Sultan Vahideddin ile Mustafa Kemâl Paşa'nın son karşılaşmaları oldu. Son­raki aşamalarda birbirleriyle düşman duru­muna gelebileceklerini her ikisi de çok iyi bil­mekteydi. Çünkü Vahiddedin, açıkça ilan edil­mese de ailesiyle birlikte İngilizlere esir düş­müş bir Sultan olarak Anadolu'daki direniş hareketini durdurmak adına birçok gayri ah­lâkî karar almak zorunda kalabilecekti. Musta­fa Kemâl Paşa'yı İngiliz işgalcilerin paniğini sakinleştirmek amacıyla formaliteden de olsa "hain" ilan etmek ve hakkında asla uygulan­mayacak bir idam fermam çıkartmak da bun­lardan biriydi. Türk tarihim değiştiren bu iki mümtaz insanın işgal altındaki Osmanlı Sarayı'nın sessiz bir odasında yaptıkları bu kısa gö­rüşme, Millî Mücadele Hareketi'nin ilk gerçek tetikleyicisi olacaktı.

Mustafa Kemâl Paşa, bu görüşmeden kısa bir süre sonra ilk önce deniz yoluyla Samsun'a geçti, O’nun Anadolu'da örgütleme faaliyetle­rine girişeceğini sezen İngilizler in Karadeniz Orduları Başkomutanı General Milne derhal Saray'a başvurarak Sultan'dan Paşa ve adamlarının geri çağrılmasını istedi. Vahideddin de bu ısrarlı talep üzerine formaliteden bir görev iptal emri yayınladı. Mustafa Kemâl beklendi­ği üzere bu emre uymadı ve yoluna devam ederek Anadolu'daki Milli Mücadele Hareketi'ni başlattı. Ard arda organize ettiği Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde Türk birliğinin sağlanması ve Türk yurdunun korunması için önemli kararlar alındı. Bu arada Paşa, uyguladığı bir taktik manevrayla Saray ile bütün bağlarını kopartmış, askerlikten ve devletteki diğer bu- tüh görevlerinden istifa etmişti. Vahideddin de O'nu "istenmeyen adam" ilan etti ve tutuk­lanması için emir yayınlattı. Bu, her iki tarafça da beklenen bir sonuçtu. Mustafa Kemâl Paşa haftalarca Karadeniz ve Doğu Anadolu'da il il dolaşmasına ve halka açık yerlerde ateşli konuşmalar yapmasına rağmen Osmanlı Sarayı adına bir tek resmî görevli kapışım çalmıyor, O'nu tutuklamaya yeltenmiyordu. Bu da Vahideddin'in, bizzat kendisi tarafından yayınla­nan bir fermana ne kadar sahip çıktığının en açık göstergesiydi.

Mustafa Kemâl Paşa'nın liderliğinde Erzurum, Sivas ve Amasya'da düzenlenen toplantılarda Osmanlı Devleti'nin siyasal iktidarının artık i tamamen tükendiği kabul edilerek, yeni bir Türk devletinin kurulması için de yavaş yavaş ilk görüşler ortaya atılmaya başlanıyordu.

Mustafa Kemâl Paşa, Amasya Genelgesi'nden sonra Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın hükümetten çekilmesini ve kapatılan Mebuslar Meclisi'nin toplanmasını istedi. Ferit Paşa da Anadolu'dan gelen bu kararlı çağrı karşısında derhal istifa etti. Yeni hükümeti Ali Rıza Paşa kurdu. Bu hükümet, Sivas Kongresi'nde seçi­len Temsil Heyeti'ni hukuken tanıyarak, Bahri­ye Nazın Salih Paşa'yı Mustafa Kemâl ile görüşmek üzere Amasya'ya gönderdi. Görüşmelerin sonunda anlaşma sağlandı. Vahideddin, yeni sadrazamın isteği üzerine Mebuslar Meclisi'ni derhal toplantıya çağırdı. Meclis, 12 Ocak 1920’de de İstanbul'da ilk toplantısını yaptı.

28 Ocak 1920-de de Misak-ı Milli’yi kabul etti. İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya), Mi- sak-ı Millî'nin yayımlanmasını ve Anadolu'da çok kısa bir sürede böylesine güçlü bir özgürlük hareketinin ortaya çıkmasını hiç iyi karşılamadılar, Vahideddin'e yönelik baskılarını arttırdılar. Ali Rıza Paşa kabinesi bu baskılar sonucu istifa etmek zorunda kaldı. 16 Mart 1920 gecesi sabaha karşı, İtilaf Devletlerine ait kuvvetler İstanbul'u resmen işgal ettiler. Yurtseverliği ile tanınmış, aydın kişileri toplayıp Malta Adasına götürdüler. Mebuslar Meclisi 18 Mart 1920'de son toplantısını yaptı ve süresiz olarak çalışmalarına son verdi. Vahideddin, o an etindeki en iyi seçenek olan Damat Ferit Paşa'yı yeniden sadrazamlığa getirdi. Zayıf bir ihtimal de olsa hâlâ İstanbul'un Türklere bırakılacağını ve saltanat hukukunun korunacağını umuyordu.

Mustafa Kemâl Paşa, Türk milletine yayımla­dığı bir bildiriyle yedi yüz yıllık Osmanlı Devleti'nin hayat ve egemenliğinin artık sona erdi­ğim bildirdi. Ankara'da olağanüstü yetkileri olan bir Meclis'in toplanacağını, bu Meclis'in, milletin seçeceği vekillerle İstanbul Mebuslar Meclisi üyelerinin Anadolu'ya geçenlerinden oluşacağını açıkladı. Ardından da ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920'de Anka­ra'da toplandı. Bu Meclis bir "Millî Hükümet" kurdu. Yurdu düşmanlardan kurtarmak için gerekli kararlar alınmaya başlandı! Bu esnada İngiliz uçakları da dönemin Şeyhü'lislamı’ndan baskı yoluyla aldıkları "Mustafa Kemâl ve TBMM hareketi aleyhine" fetvaları yurdun dört bir köşesine saçarak Millî Mücadele'nin direncini kırmayı umuyorlardı. Ancak umulan gerçekleşmedi ve ulusal güçler hem Fransızlarca, hem İtalyanlar'a hem de Yunanlılar'a de­ğişik cephelerde ard arda ağır darbeler vurdu­lar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının, düşman birliklerini denize dökmeleri, İtilaf Devletleri'nin Mudanya Ateşkes Antlaşmasını im­zalamak zorunda kalmaları, Trakya olağanüstü komiserliğine atanan Refet Paşa'nın savaşı kazanan Türk kuvvetlerinin başında İstan­bul'a gelmesi ve sevgi gösterileriyle karşılan­masıyla Sultan Vahideddin için de artık sonun başlangıcı gelmişti. Çünkü Türkiye'nin gelece­ğinde hanedana yer olmadığı açıktı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922 günü, saltanat ve hilafetin ayrıldığını ve salta­natın kaldırıldığını belirten bir kanunu yürür­lüğe koydu. Refet Paşa, İtilâf Devletleri'nin ko­miserlerine, İstanbul'daki yönetime Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti adına el koyduğunu bildirdi. Sadrazam Tevfik Paşa, istifa etti. Vahideddin de yeni yönetim tarafından bir İngiliz savaş gemisine bindirilerek ailesi ile birlikte sürgün edildi. Hakkı olmasına rağmen, süngün yolculuğuna çıktığı sırada Sa­ray'dan kişisel serveti de dahil hiçbir şey götür­medi. Bu yüzden de İtalya'nın Sanremo ken­tinde ailesiyle birlikte 6 yıl boyunca derin biri yoksulluk içinde yaşadı. 1926'da öldüğünde cenazesi iki hafta boyunca bu kentteki bir ma­navda rehin kaldı. Halifeyi bu şekilde bırakmak istemeyen Müslümanların topladığı para­larla güçlük içinde Şam'a gönderildi. Yaklaşık I 2 aylık bir yolculuktan sonra Şam'a ulaşan cenaze, burada çevre ülkelerden gelen Müslümanların katılımıyla toprağa verildi.

kategori: 

Yeni yorum ekle

Zircon - This is a contributing Drupal Theme
Design by WeebPal.